Şantiye Mimarı Sendromu

– Anlamıyorsunuz doktor bey. Daha kaç defa anlatacağım?
– Son bir kez daha deneyelim. Mimarlık bölümündeydiniz. Sonra?…
– Küplerin uçuştuğu döngüleri 20 dakika izliyor, sık sık “fraktal” diyorduk. Bizim için “yapılar” değil, “kütleler” vardı. İmgelerden giriyor, vistalardan çıkıyorduk.
– Şimdi daha iyi anlıyorum… Korkarım siz “okuldan mezun olunca neye uğradığını şaşırmış mimar sendromu”na kapılmışsınız ve maalesef iyileşmeniz biraz zaman alacak… İlk olarak şu Converse’leri ayağınızdan çıkarın. Bundan böyle Camper giyeceksiniz… Ayrıca şu “skinny” pantolonun şantiyede garip duracağını söylememe gerek var mı bilemedim…

Çalıştığı ofiste “metafor” denmeyeli 6 ay olmuştu. Oysa okulda bunu söylemek ne kadar da kolaydı. Artık hiçbirşey eskisi gibi olmayacaktı…

Bizim aldığımız eğitimde yapı bilgisi dersleri bile bir şekilde arka planda kalıyordu. Havalı olan, karizmatik olan proje dersleriydi. Okulumuz her yıl 120 Rem Koolhaas mezun ediyor olmalıydı. Ben Eisenmann’i küçümsediğimi bile hatırlarım. Zaha’yla evlenecektim üstelik. Zaha Bayrak  olacaktı adı. Cincinatti’de evlenecektik.

Oysa sektör okuldan göründüğünden biraz farklıydı… Zaha’nın başkasına yâr olması bir yana, sorarım sizlere değerli hocalarım… Piyasada dönenleri bize biraz yanlış anlatmış olabilir misiniz? İlk şantiye deneyimim seneler öncesine tekabul ediyor, ama yaşadıklarım aklımdan bir an olsun çıkmıyor…

– Cem hocam, hani suntaya “ahşap yonga levha” diyecektik? Nerede bize öğrettiğiniz o  marangozlar? Yaşar Usta halen beni arkadaşlarına anı olarak anlatıyor!

– Peki ya siz Gülay hocam?..  Hiç mi içiniz sızlamadı tahtaya “Sağlık donatısı” yazarken? Ne olurdu vitrifiye deseydik, klozet deseydik?

– Söyleyin bana şantiye’de saatlerce “çekül” aramamın hesabını kim verecek kim!? Bölüm başkanım siz mi?

Korkarım şantiye hayatı pek de hayallerimizdeki gibi olmuyor… Ustaya “Galvaniz’i teraziye al” dediğinizde “Gülbeniz’i teravihe” gönderiyor. Ben de bıraktım artık mücadele etmeyi, mutluluğu Cemal Usta’da buldum.

Bırak şu “ispiral”i Cemal’im, “kırka kırk”ların üstünde bir çay demle de içelim…