Ben kısa yazılara ve kolay anlatımlara inanan bir insanım. Bu yüzden olabildiğince özet geçmeye çalışacağım.

Öncelikle bilmeyenler için söyleyeyim; mimarazzi bendim. Bunu Arkimeet 2014 konferans ve panellerinde hikayesiyle birlikte zaten anlatmıştım.

O tarihlerde ben çalışan bir mimardım ve çalıştığım tüm ofislerde şartlarımdan da, patronlarımdan da memnundum. Ancak şunu herkes gibi çok iyi biliyordum ki; sektörün çalışma koşulları son derece kötüydü ve artık birilerinin bunu gündeme getirmesi gerekiyordu.

Bu tespitten yola çıkarak bir arkadaşımla 2010 yılında sinirlimimarlar adıyla bir web sitesi ve sosyal medya hesapları oluşturmuştuk. Buradan, çalışan meslektaşlarımıza haklarını aramaları konusunda yazılar ve güncellemeler yayınlıyorduk.

Sinirli Mimarlar

Sinirli mimarların doğuşundan 4 ay sonra, bir gece, bu arayışı daha sağlam temellere oturtacak bir fikir aklıma düştü. Mimarların yaşadıkları deneyimleri özgürce ve kayıt yapmadan paylaşabilecekleri çok temiz arayüzlü basit bir web sitesi. Mimarazzi.com.

Continue reading

Evde oturuyorum, canım delice Arctic Monkeys dinlemek istiyor. Aksi gibi de yeni taşındığım evime henüz internet bağlatmadım, telefonumun da şarjı yok, içim içimi yiyor. Bir yerden internet bulmalıyım. Biramı açıp terasa çıkacağım, buz gibi bira ve “Do i wanna know” eşliğinde Arkitera’ya köşe yazısını tamamlayacağım.

Evin hemen karşısında Ceneviz diye bir meyhane var. Evden de wireless’ı çekiyor. Küçük hesapları severim. Bir bira içer, internet şifresini alırım hesabındayım. Fiberi eve bağlatana kadar bu beleş interneti büyük bir iştahla kullanırım.

Hava yazdan göz kırpan bir nisan akşamı. Akşam 7 aydınlığı vardır ya güneşsiz ve serin. Üstündeki polarla mükemmel bir birliktelik yaşarsın ama paltoya gerek yoktur. İnsanlar da geceye yeni hazırlanıyorlar, herkes eğlenme arefesinde, sokakta bir mutluluk var.

Continue reading

Yıl 2005; İTÜ – Mimarlık Tarihi Kürsüsünden çok sevdiğimiz  hocamız Turgut Saner’in gruba attığı e-posta;

Vize notlari ekte; ayrica anabilim dali panosunda da yer aliyor. biraz bol kepce oldu bu sefer, neyse kimsenin itirazi olmaz bu durumda, yilbasi bollugu der geceriz.

Bir iki not: Weissenhof Yerlesmesi diyoruz, Yerleskesi degil. Adolf Loos’un Michaelerplatz’daki kose binasi icin bir “cevreye uyumlu” lafidir gidiyor, adam dunyanin en aykiri seyini yapiyor oraya, neresi uyumlu! Bir de lutfen, lutfen, lutfen, benim bazi olgulari aciklarken yaptigim kuvvetlendirmeleri, sohbet disinda, sinavda kullanmayin: “ben yaptim oldu mimarligi” gibi. Bazi arkadaslar kendi sectikleri konunun mimarini veya yapisini yanlis yazma inceligini gostermisler; tamam isimler zor, ama biraz dikkat lutfen. Mies van der Rohe’yi yeniden vaftiz eden iki arkadasin yorumunu sizle paylasmadan edemeyecegim (ikincisi Vietnamli olsa gerek), Miel Wander Lohe ve Min der van Horn

sevgiler, iyi yillar, Trukut Zanher.

Arabayla hava serin de olsa camlar açık giderdim ben. Narin tekerlek iniltisinin, çalan müziğin riff’lerine katılmasına bayılırdım. Üzerimde serin beyaz gömleğim, steril ayakkabılarım vardı. Parfüm kokusuna henüz adapte olamamış, her nefesimde mutluluğumu hatırlıyordum. “Dancing Nancies” dinliyordum. Yaptığım işten de memnundum, iştekilerden de. Akşamına da Asmalı Mescit’te olacaktım. Temiz yüzlü garsondan Miller rica edecek ve ekleyecektim; “Limonlu lütfen”…

Şu anda Beyoğlu’ndan 1400 km doğudayım. Elimde dolu bir kaleşnikof, hücum yeleğinde 60 yedek mermisi var. Kamuflajım sürünmekten renk değiştirmiş, yeşil otlardan değil, sarı yapraklardan saklanıyor. Pislikten rahatsız olma eşiğini geçeli 30 gün olmuş, ağzıma dolan tozları toprağa tükürüyorum. Karşımdaki yamaçlarda cırcırlar ötüyor, 4 istikametinden uzaktaki bir köyün ezan tınısı duyuluyor. Heryer çok sessiz, karargahtan dahi 1 km uzakta nöbet kulübesindeyim. Hiçliğin içinde yalnızım ve bekliyorum. Kuru dere yatağından birileri gelip koruduğum mühimmat depolarına inerse onları öldürmek için… Önce “Dur kimdir o” diye bağıracağım. Israrcıysa bir kez havaya, bir kez yere ateş edeceğim. Ardından yapacağımı anlatmama lüzum yok herhalde.

Yaptığım işi saçma veya aptalca bulmuyorum. Birilerinin bunu yapması gerekiyor ve bu görev bu sefer yüzbinlerden bana denk geliyor. Şehirde aynı hayat bensiz ve eksiksiz devam ederken ben zamansızlık içindeyim. Üşüyorum. Sessizce “Dancing Nancies”i söylüyorum. Cırcırlar ritmi kaçırıyor.

Komutanın da bana “coldplay” i önermesini beklemiyorum ama böylesi de gece boyu gülmeme yetti.

– Dur, dur… O ne o?
– Müzik mi komutanım?
– Müzik mi o?
– Evet komutanım. bilgisayardan radyo çalıyor. How to disappear completely
– Bu ne lan cenaze marşı gibi amına kodumun. Çat! (hoparlör switchi)

Üstün mimari yeteneklerimden dolayı karargahtaki internet cafe idaresini (?) bana verdiler. Siz rahat uyuyun diye bütün gün facebook ve  televidyon.com’u takip ediyorum. Halen itiraf.com okuyorum. Burada insan kendini kaybediyor. Yakında Şok gazetesi de alacağım.